34 numara cam kenarı

30lu yaşlarımın ortasına yaklaşıyorum ve kendimi ifade edemediğim bir yerdeyim. Bir şey inşaa etmişim, bir kimlik mi, bir tarz mı, yazdığım şeyler aynı ses tonundan konuşuyor. Bir kere oradan seslenmişim kendime ve başkalarına onay görmüş, ulaşmış da elim dilim oraya çekiliyor gibi. Dışına çıkmak için yazıyorum bunu. Nasıl olabilir diye deniyorum. Belki bir kat daha soyunma vaktidir. Belki kabuk değiştirme vakti gelmiştir. Bilmem. Sadece ben değilimdir böyle hisseden diye yazıyorum. Aslında çok başka bir şeyler paylaşma isteğiyle açtım bu sayfayı derken bunlar çıktı önce, gelelim öbür hikâyeye:

Japonya’da Türkiye’den, buradaki hayatımdan kısmen uzak, olduğum anla vakit geçirirken aile evini on günlük ziyaretim, kendimi yerden yataklara vurmamla geçti. Hani bazen kalkabildim ama, içimde bir yandan evet şimdi on gün buradasın ve başka bir yola çıkmadan önce bu Japonya’yı sindirmeli, anlatmalısın ki sadece senin deneyimin olarak kalmasın diyen bir ses. Evet şiir gibi görsellerin yanına şiir gibi metinler yazdım belki. Ama hissettiğim şu ki, daha önce gittiğim ve çalışan bir yolu yeniden yürüyorum sanki. Belki bu da bir yöntemdir, yürüdükçe aşınır yollar ve dönüşür. Yine de bir katman daha varmış orayı belli belirsiz hissediyorum da örtüyü tam göremiyorum, nereden çekeceğimi bilemiyorum gibi. Belki biraz daha derine inme ihtiyacı. Belki fazla yüzeyselde kaldığını hissetmem anlattıklarımın, belki yalnızca görüneni söylemeleri.

Aslında yazmakla da ilgili değil mevzu. Daha başındayken bir şeylerin daha cesaretli hissediyorum denemeye daha açık hissediyorum kendimi. Neyle ilgili bilmiyorum ama denemeye dair daha az adım atmışım son yıllarda. 20li yaşların deli cesareti kendini 30lu yılların mahsun esaretine bırakmasın inşallah 🙂

Benim konum bu da değildi ama, üçüncü denememde konuma varabilecek miyim bakalım.

Hah şuradan gelecektim, aile evinde enerjimi har savurup harman uyuttuktan sonra ki bunun nedenlerini hala anlatmadığımı görüyorum. 35ime merdiven dayadığım şu yılda kendimi tanımlayabileceğim bir mesleğim, sabit bir şekilde içinde yaşadığım bir evim, düzenli bir maaşım, ya da kurmuş olduğum bir ailem yok. Bu belki 20li yıllarda bir sorun olarak önüme gelmiyordu ama şimdi özellikle aile evindeyken, toplum tarafından kabul edilmediğimi duyumsuyorum ve bunun altında kendimi ezilmiş hissediyorum. Sanki bunca zaman yaptıklarımın hiçbir önemi, değeri yokmuş gibi. Pek bir şey yapmadım mı acaba? Bilemiyorum. Belki çok fazla patikaya dağıldım. Ailemin geleceğimden kaygılanması, onların hâlleri siniyor belki üzerime ama bu yalnız onların mı kaygısı, emin değilim. Yapacak çok şeyim varmış da biraz fazla dağılmışım, tüm varlığımla olamadan yaptığım işlerle. Bir yandan da güçlü olmalıymışım sanki alternatif yollar tutuyorsam. Hayır bir de emin olamıyorum az mı sorumluluk alıp adım atıyorum yoksa attığım adımlar başka yönlere olunca beni yerimde mi saydırıyor. Dönüp dolaşıp aynı konuları konuşmaktan en çok ben sıkıldım bir de 🙂 Neyse toplum tarafından kabul görmeyeceğim gibi bir algı hakim olmuş bana bu on günde. On gün değil tabii yalnızca ama bu on gün biraz daha fazla temastaymışım diyelim. Burasıydı varmak istediğim yer. Yedi buçuk saat sürecek otobüs yolculuğumda yanımda bir teyze, gözleri muhabbet ışığı saçıyor görüyorum ama benim ona cevap verebilmem için önce iki adet kendi yolunu yürüyen insanın samimi konuşmalarını dinlemem gerekti podcastten (Buradan Başka Adamlar serisini hazırlayan Didem’e orada samimiyetlerini döken Baran ve Argın’a teşekkürlerimi de ileteyim) erken teyzenin yoluna bir saat kala sonunda muhabbet etmeye başladık.

Memleket neresi kapı açan bir soru benim için hala, merak ediyorum çünkü. Nerede büyümüş, hangi coğrafyada, nasıl bir şekilde. Sonra öğreniyorum ki Ardahan’da bir köyde doğmuş büyümüş. Bundan sekiz sene önce köylerin yaşlıları ile köydeki eski yaşamı konuştuğumuz belgeselimiz için gidip de çok sevdiğim, döndükten sonra oradaki insanları hatırlayarak güç bulduğum, telefonlaştığım, bir amcanın sazından duyduğum köye ismini veren aşığın türküsünü ezberleyip söylediğim köyden çıkmasın mı annesi. Oraları gidip görmüş olmak bana bir manzara, bir his veriyor. Öyle, aşıklardan konuşuyoruz. Ben diyorum genelde erkek oluyor değil mi yok diyor bizim oralarda erkek kadın fark etmez, ikisi de söylüyor. Bunu duymamışım daha önce gittiğimde oysa, hiç bahsi geçmemiş sanki kadın âşıkların. Bu teyzeciğimle konuşmak, bana oraları, oralarda kurulan muhabbetleri nasıl sevdiğimi hatırlattı. Orada sesler bir iniyor bir çıkıyor dalga gibi, rüzgâr gibi, ateş gibi, şarkıya yakın bir ses. Öyle canlılık dolu. Öyle olmayınca şehirde duyduğum çoğu sesler kendimi kapanmış buluveriyorum bazen. Bana bazı hayaller kurdurdu, bazı hayalleri hatırlattı, içimdeki canlılığı arttırdı bu kısacık muhabbet. Allah muhabbetini arttırsın duası böyle bir yere tekabül ediyor olmalı. Ha bu arada 34 teyze indikten sonra onun yerine geçtiğim yer, yoksa benim aldığım son kalan koridor olan 33 numaraydı, üstelik son anda iki saat erteleyerek aldığım bilette. Yoksa kimbilir kiminle karşılaşacaktım, muhabbete varacak mıydım bilinmez. Muhabbetiniz taşsın, ihtiyacı olana bulaşsın, içiniz dökülsün de dipte ne var görünsün.

Leave a comment